-                                                                                                                                      

DENEMELER

( Değişik tarihlerde yazılan ve bazıları yayınlanan denemeler )

Deneme Konu Yayınlandığı Yer Yayınlanma Tarihi
İlk Adım Gelecek Zamanda Düşünmek  Yerel Haber Dergisi  Haziran  1998
Misyon Gelecek Zamanda Düşünmek  Yerel Haber Dergisi  Temmuz 1998
Öz Eleştiri Gelecek Zamanda Düşünmek  Yerel Haber Dergisi  Ağustos  1998
Alışkanlıklarımız Gelecek Zamanda Düşünmek  Yerel Haber Dergisi  Eylül       1998
 DPT Müsteşarına Açık Mektup   Müsteşara Verildi  Nisan     1998
Ali Kırca'ya  Açık Mektup Ali Kırca'ya E-posta  Mayıs     1998
       
       
       
       
       
       
       
       
D1                                                                                                                                 

Hasan Çoban   

Afşar Haber için , 22.05.1998 

E-Posta:  hcoban@dpt.gov.tr

GELECEK

        ZAMANDA

                DÜŞÜNMEK

 İLK ADIM

Okumakta olduğunuz gazete hacmi fazla olmayan, ancak, anlam olarak oldukça büyük değer taşıyan bir iletişim aracıdır.  Bu yayın bir gazete, bir mektup, bir duyuru, bir haber bülteni olmanın ötesinde uzakları yakın eden bir araç, gönül dostlarını birbirine yaklaştıran bir sevgi bağı ve sıla-yı rahim duygularını taşıyan ılık bir meltem rüzgarı gibi gönülden gönüle uzanmaktadır.  Hiç aksatmadan gazeteyi yayına hazırlayarak uzakları yakın edenleri, gönülleri birleştirenleri ve çoğumuzun düşüncesi olan işleri gerçekleştirenleri tebrik eder hizmetlerinin devamını dilerim.

 Gazeteye benim de katkım olsun diye bir köşe yazısı hazırlamaya karar verdikten sonra ilk adımı attığımda bu işin hiçte kolay olmadığını fark ettim. Çünkü, hazırlanan yazıda okuyanların çoğunluğuna hitap edebilecek özelliğe sahip konuları bir araya getirilmesi, duygu ve düşüncelerin onlarla paylaşabilmesi oldukça zor gözüküyordu. Yazdığım yazı bir haber olsa iş kolaydı. Ne görüp, ne duydu isem tarafsız bir şekilde aktarır, yorumunu da okuyucuya bırakırdım olur biterdi.  Bir meslekle ilgili yayın olsa okuyanlar aynı mesleğe sahip kişiler olacağından yazılanların anlaşılması kolay olacaktı. Bu gazeteyi okuyanlar değişik mesleklere ve değişik ilgi alanlarına sahip kişiler olduklarından hepsine hitap edebilecek konu olsa olsa aktüel konular olabilir. Aktüel konular mevcut basın ve yayın kuruluşlarınca zaten verilmektedir. Ben ise, aktüel olmasının yanında hayatımıza  yenilikler getirecek ufkumuzu genişletecek dünyadaki değişim ve dönüşümlerle ilgili konulara değinmeye çalışacağım.

              Federico Mayor’un Bilim ve İktidar kitabında bilgi ahlakından bahsedilmekte ve herhangi bir konuda bilgi sahibi olmanın, beraberinde ahlaki bir yükümlülük getirdiği belirtilmektedir. Kitapta, “Bir fırtınanın yaklaşmakta olduğundan bizi haberdar etmeyen bir meteoroloğun, bulgularının acil mahiyeti konusunda bizi bilgilendirmeyen bir klinik tahlilcisinin veya özellikle tersine çevrilemeyecek sonuçların ortaya çıkmasının muhtemel olduğu durumlarda sessiz kalmayı seçen bilim adamı hem acemice hem de gayri ahlaki bir tutum içerisindedir” denilmektedir. Bu düşünceye katıldığımdan ve bizlerin de dünyadaki değişim ve gelişmelere ilgisiz kalıp kendimizi yenilemedikçe yaptıklarımızın bir anlamı olmayacağına olan inancım sebebiyle düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istedim.

 Bu nesil hızlı bir değişime şahit olmuş şanslı bir nesildir. İlk çağlardaki gibi ocak başında ısınır, kara sabanla toprağı sürür, yalın ayak dağda taşta dolaşır, askere ya da gurbete gidenlerin haberini turnalardan bekler, yaramız iyileşsin diye toz basarken, güneş enerjisi ile suyumuzu ısıtıp, uçakla seyahat edip, dünyanın öbür ucunda olup bitenlerden anında haber alabildiğimiz bu günleri bir ömre sığdırmak hiç de göz ardı edilecek bir değişiklik değildir. Her gün ders alacak o kadar çok gelişmeler oluyor ki bunlardan ders alırsak hayatımızda yeni yeni değişimler olacağı muhakkaktır. Ömrümüz sınırlı olduğundan başarıya ulaşmak için yenilikleri takip edip başkalarının tecrübelerinden istifade etmek lazımdır. Bu da okuyarak, dinleyerek, görerek olur.

 Gelişmek için değişmek şarttır. Değişmekten kastım iyiye ve güzele doğru olan değişimdir. Biz atadan böyle gördük, böyle gelmiş böyle gider denilirse bir yere gidilemez. Atadan gördüğümüz gibi çiftçilik yaparsak yerimizde sayarız. Biz bire beş alırken yeni işler yapmanın esasını öğrenenler bire bin alırlar, biz kıt kanaat geçinirken onlar hayatın sefasını sürürler. İşimizde, çalışmamızda, kendimizi geliştirmemizde her gün bir önceki günden daha fazlasını yapmalıyız. “iki günü eşit olan ziyandadır” hadisinden anlamamız gereken ders budur sanırım.

 Yeni ve daha iyi günlere hep beraber gidelim. Birlikten kuvvet doğar.  

 

 D2                                                                                                                             

Hasan Çoban        

Afşar Haber için, 22.06.1998 

E-Posta:  hcoban@dpt.gov.tr

GELECEK

        ZAMANDA

                DÜŞÜNMEK

MİSYON

Bir insana ya da  kuruluşa herhangi yerine getirmek üzere verilen göreve misyon denilmektedir. Her insanın, her kuruluşun ya da her faaliyetin bir amacı vardır. Bir kurum için amaç, kuruluş sebebidir ve olması da şarttır. Amaca ulaşmak için hedefler belirlenmelidir. Hedefler, amacımızı gerçekleştirmek için bize yön vererek dikkatimizi canlı tuttuğundan çok önemlidirler.

Elinizde bir ok ve yay olduğunu  düşünün. Oku atacak bir hedefiniz olmazsa yayı  germeniz gerekmez, onu gevşek bir vaziyette tutarsınız. Eğer vurulacak bir hedefiniz varsa yayı gücünüz yettiğince gerer, hedefinizi  vurmak için hazırlanırsınız. Günlük hayatımızda da bu böyledir. Kişi olarak, işyeri olarak gerçekleştirmeyi istediğimiz bir amacımız yoksa miskin, uyuşuk ve rehavet içinde günlerimizi geçirir; insanları diğer canlılardan ayıran düşünme ve karar verme yeteneğimizi yani beynimizi de hiç kullanmayız. Böyle bir halde yaşamak ayrıca hayatımızı da anlamsız hale getirir. Eğer bir amacımız varsa ve o amacı gerçekleştirmek için hedeflerimizi belirlemiş isek bir yay gibi gergin, canlı ve hırslı oluruz. Beynimiz hem uyanıkken hem de uyurken sessiz bir motor gibi durmadan çalışır. Düşüncelerimiz şuur altında berraklaşır. Her akşam yoğun bir çalışmanın verdiği vücut yorgunluğuna rağmen bir iş yapmış olmanın verdiği gönül rahatlığı içinde hedefimize ulaşmak için bir an önce ertesi günün gelmesini bekler, yapılacak işleri bir an önce yapmak için sabırsızlanırız. Vücudumuz ihtiyacımızdan fazla olan uykuyu bile reddeder. Sabahleyin sanki içimizde bir çalar saat varmış gibi erkenden uyanırız.

Hepimizin  miskin ve uyuşuk ya da canlı ve  istekli yaşadığımız günler olmuştur. Düşünün bir kere, yarın yapacak bir işiniz yoksa sabah sizi kim kaldırabilir. Top atsalar ruhunuz duymaz. Ama, yarın önemli ve uzak bir yolculuğa çıkacaksanız, farklı bir kişiliğe bürünürsünüz. Kimlerle yola çıkacağınızı, yanınızda neler götüreceğinizi, ne yiyip ne içeceğinizi düşünür gerekli hazırlıkları yaparsınız. Ertesi gün gitme vakti geldiğinde de kimsenin sizi ikaz etmesine gerek kalmadan uyanır son hazırlıklarınızı yapar, yola koyulursunuz.

İnsanların, kuruluşların ve ülkelerin önlerine hedef koymaları gereklidir. Hedef belirlemek yeterli değildir. Ulaşmak için bir şey yapılmazsa hedef öylece yerinde durur. Hedef hayal olmaktan öteye gidemez. Gerçek ile hayal"i de birbirinden ayıran şey çalışmaktır. Amerikalı  yazar Mark Twain, "herkesin, zengin olmak için (yürümeyen) bir planı vardır" der. Düşünenler değil, düşündüklerini çalışarak gerçekleştirenler başarılı olmuşlardır.

Yapmak istediğimiz iş ya da ulaşmak istediğimiz hedef bize ilk anda zor gelmiş olabilir. Ama her işin bir öğrenme süresi vardır. Küçük bir çocuğa bakın; daha yemek bile yiyemez. Yemek yiyemediği için yada yürüyemediği için bu çocuk adam olmaz diyebilir miyiz?. Kaşığı bir sol omzuna, bir sağ omzuna, sonrada yanağına uzatır ama sonunda ağzının yerini bulur. Düşe kalka yürümeyi öğrenir. Yapmaya karar verdiğimiz bir iş, ilk anda zor gelebilir. Ancak kararlılıkla üzerine gidersek sürekli düşen bir su damlasının betonu aşındırdığı gibi o işi  başarabiliriz.

Her insanın kabiliyetli olduğu bir becerisi vardır. İnsanlar aralarında işbirliği yaparlarsa, yapılamayacak hiç bir iş, aşılamayacak hiç bir zorluk yoktur. İşbirliği denilince aklıma eski bir tasavvuf hikayesi gelir. Hikayeye göre ormanın içinde kaybolmuş bir kör bir oraya bir buraya seğirtirken ayağı takılır ve düşer. Düştüğü yeri yoklarken fark eder ki bir kötürümün üzerine düşmüş. Körle kötürüm sohbete başlarlar ve bahtsızlıklarından dert yanarlar. Kör der ki : “Kaç zamandır bu ormanda dolaşıp duruyorum, hala bir çıkış bulamadım.” Kötürüm de cevaplar: “Ben de kaç zamandır buracıkta yatıp duruyorum ve bir türlü kalkıp gidemiyorum”. Orada öyle konuşup dururlarken, kötürüm birden bağırır: “Tamam buldum. Sen beni omzuna al, ben de sana nereden gideceğini söyleyeyim. Birlikte bu ormandan çıkabiliriz” der. Birlikte  ormandan çıkarlar. 

Kıssadan hisse: iki kişi güçlerini birleştirirlerse tek başlarına hiç bir zaman yapamayacakları işleri yapabilirler.  

 

 D3                                                                                                                             

Hasan Çoban           

Afşar Haber için,  23.07.1998 

GELECEK

        ZAMANDA

                DÜŞÜNMEK

ÖZ ELEŞTİRİ

 Ara sıra yaptığımız işleri, davranışlarımızı ve başkaları ile olan ilişkilerimizi gözden geçirip, eğer hata yapıyorsak bu hataları düzeltmemiz bizim için her zaman faydalı olmuştur. Bazı anlarda gördüklerimizi, duyduklarımızı ya da hissettiklerimizi bazen göremez, duyamaz ve hissedemeyiz. Bu durum ara sıra sağır, dilsiz ya da duygusuz olduğumuz anlamına gelmez. Basiret bağlanması dediğimiz bir ruh haliyle karşı karşıya kalırız. Basiret bağlanması, hem iyi hem de kötü olaylar karşısında bizi sarabilir.

 Diyelim ki bulunduğumuz yere doğru şiddetli bir fırtına geliyor. Bunu radyo ve televizyonlardan duyar felaket bölgesinden kaçıp gelen insanların perişan halinden görürüz. O fırtınanın ya da felaketin bizim bulunduğumuz bölgeye gelmeyeceğini düşünerek hiç bir tedbir almayız, göre göre tehlikenin içine kendimizi atarız. Son yaşadığımız Dinar depremi buna güzel bir örnektir. Dinar bölgesinin deprem bölgesi olduğu bilinmektedir. Her elli ya da yüz yılda bir bölgenin depremden zarar gördüğü tarihi kayıtlardan anlaşılmakta. Arkeolojik kalıntılardan da bunu gözlemek mümkün olmaktadır. Felaket anında insanlar önce çevreye dağılmakta sonra yavaş yavaş toplanmakta 20-30 yıl geçtikten sonra da yaşanılan felaketler unutulmaktadır. Bölgenin deprem bölgesi olması sebebiyle yapılacak meskenlerin depreme dayanıklı olması gerektiği, iki-üç katlıdan fazla inşaat yapmanın tehlikeli olacağı yetkililerce bildirilmesine rağmen yine de kaçak olarak güvensiz evler yapılmaktadır.

 Kendi kendimize, keşke zamanında şunu yapsaydım bunu yapsaydım diye hayıflandığız zamanlar olmuştur. Yarın da olacaktır.  Yapacağımız bir iyiliğin, amacımızı belirleyerek planlı çalışmanın, sağlığımıza dikkat emenin  gelecekte bize büyük faydalar sağlayacağını bilmemize rağmen gerekli titizliği göstermeyiz. Üstelik işi vurdum duymazlığa ve yiğitliğe vurdururuz. Ne yapacaksın fazla çalışıp ta, bu dünya Sultan Süleyman'a kalmamış, acı patlıcanı kırağı çalmaz ya da atın ölümü arpadan olsun gibi garip tesellilerle kendimizi avuturuz.

 İnsanın basireti bağlanma özelliği Allah tarafından dile getirilmekte, Nuh tufanı ve benzeri olaylardan örnekler verilmekte ve ayetlerde "Onlar görmezler, duymazlar… " diyerek insanların akıllarını kullanmaları doğru yolu izlemeleri emredilmektedir.  Ama, inanan insanlar, cennetin (parlak bir geleceğin), cehennemin (felaketlerin) geleceğine inanmalarına rağmen yine de cehennemden kurtulmak ya da cennete gitmek üzere gerekli hazırlığı yapmazlar.

 Olayları, doğrusu ile yanlışı ile görüp işlerimizi, düşünce ve davranışlarımızı düzeltmek için sözün başında da değindiğim gibi  kendi kendimizi; acaba doğru mu yapıyorum, yanlış mı yapıyorum diyerek eleştirmeli başkalarının eleştirilerine açık olmalıyız. Başkalarını eleştiriyorsak yıkıcı, suçlayıcı ve küçük düşürücü şekilde değil yapıcı, doğruyu gösterici ve karşımızdakini teşvik edici şekilde yapmalıyız.  

D4                                                                                                                             

Hasan Çoban               

Afşar Haber için, 21.08.1998 

GELECEK

        ZAMANDA

                DÜŞÜNMEK

ALIŞKANLIKLARIMIZ 

Her insan işlerini yürütebilmek ve günlük yaşantısını sürdürebilmek için başkalarından görerek veya kendi tecrübesiyle oluşturduğu – ya da içine düştüğü – kalıplara göre hayatını sürdürmektedir. Çoğu insan günlük yaşantısında bazı işleri isteğinin doğrultusunda değil de, alışkanlıkları sebebiyle farkına varmadan yapmaktadır.  Attığı her adımı düşünerek atan nadir insanları hariç tutarsak genelde bütün insanlar hareketlerini ve işlerini düşünmeden ve daha önceden yaptıkları gibi yapmaktadırlar. Farkına varılmadan yapılan bu işlere  ve davranışlara alışkanlık denilmektedir.

 Etrafımıza baktığımızda herkesin bazı alışkanlıklarının olduğunu görmek mümkündür. Sabah erken kalkmak, işe yürüyerek gitmek, işten sonra birkaç arkadaş ile buluşup sohbet etmek, kahvehanede oyun oynamak, sigara içmek, içki içmek, yemeklerden sonra dişleri fırçalamak, belli saatlerde çay kahve içmek, yatmadan önce bir şeyler atıştırmak ya da kitap okumak gibi daha onlarcasını sayabileceğimiz alışkanlıklarımız vardır. Hiç kimse bu alışkanlıklarını bir anda değil zamanla edinmiştir. Önceleri, bazılarına can sıkıntısından kurtulmak bazılarına da özenti olarak başlanılan alışkanlıklar, bir iki üç derken birde bakmışsınız ki vazgeçilmez tutkular haline gelmiştir.

 Alışkanlıkların iyi alışkanlık mı, yoksa kötü alışkanlık mı olduğu, kişiden kişiye değişmekle birlikte, çoğunluğun aynı görüşü paylaşması ile alışkanlıklar iyi ya da kötü olarak adlandırılır. Mesela yemeklerden sonra dişleri fırçalamak, erken kalkmak iyi alışkanlık olarak görülürken kumar oynamak, içki içmek kötü alışkanlık olarak görülmektedir. İyi de olsa kötü de olsa bir süre sonra insan alışkanlıklarının kölesi haline gelir. Alışkanlıklarımızın kölesi haline geleceksek; iyi alışkanlıklar elde edinip mutlu, huzurlu, başarılı olmak varken niye kötü alışkanlıkların kölesi haline gelerek dünyayı kendimize zindan edelim.

 Eğer bir davranış sürekli tekrarlanarak yapılması kolaylaştırılırsa o iş zevk haline gelir. Bizler için bir işi yapmak zevk haline gelirse, o işi sık sık yapmak  hiç de zor olmayacaktır. Yapılması zor olmayan hatta zevk veren ve alışkanlık haline gelen işlerden bazıları bedenimiz ve ruhumuz için faydalı olurken, bazıları da zamanla fiziki ve ruhi dengemizi bozacak derecede zararlı hale gelebilir. Alışkanlıklar zamanla vazgeçilemez hale geldiği için, bu alışkanlıkları yapmamak da insana ayrıca ıstırap verir. İnsan kötü alışkanlığına uyarak yaşayacağı zararla, uymayınca yaşayacağı ıstırap arasında sürekli gidip gelerek bunalıma girebilir.

 Hoşumuza gitmeyen, sağlığımıza zararlı olan, hayatımızı zorlaştıran fakat yapmaktan bir türlü kendimizi alamadığımız uyuşturucu, kumar, içki, sigara, zamanımızı iyi değerlendirememek veya her gün aynı işleri yapmak gibi alışkanlıklarımızı terk etmek hepimiz için oldukça zordur. Alışkanlık alışkanlıktır, alıp bir kenara bırakamaz, pencereden aşağı atamazsınız, ama merdivenlerden adım adım aşağı indirebilirsiniz. Bir alışkanlık ancak başka bir alışkanlıkla değiştirilebilir. Alışkanlıkları terk etmek için yavaş yavaş ondan vazgeçmek gerekir. İnsan alışkanlıklarından ancak kendi iradesi ile kurtulabilir. Başkalarının isteği ya da baskısı ile bir alışkanlığı bırakmak oldukça zordur, onun için kötü alışkanlığı olanların o alışkanlıktan kurtulması gerektiğine önce inandırılması ve ikna edilmesi gerekmektedir. Ancak kişilerin iradelerini bile kullanamayacakları derecede etkili olan içki ve uyuşturucu gibi alışkanlıklara sahip olanlar bu alışkanlıklarından kurtulmak için tedaviye ihtiyaç duyulabilir. Nasıl ki zamanla alışkanlıklar kazanılıyorsa, aynı şekilde zamanla alışkanlıklardan kutuluna bilinir.

 Hayatımızı düzene koyup bizi bir hedefe yönlendiren İyi ve  güzel alışkanlıklar başarımızın sırrı; kötü alışkanlıklarımızsa başarısızlığımızın sebebidir. Başarılı olanlarla başarısız olanlar arasındaki fark sadece alışkanlıklarının farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Kendimize iyi alışkanlıklar edinerek hayatımızı düzene koymak yine kendi elimizdedir. İnsan etrafındaki insanlarla aynı şeyleri yapmaktan her zaman haz duyar. Çevremizdeki insanların iyi alışkanlıklara sahip olmasını teşvik edersek, onlarla beraber biz de iyi alışkanlıklar elde edinebiliriz.

 

D5                                                                                                                             

20.Nisan.1998

 Prof. Dr. Orhan Güvenen’e

Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı

Sayın Müsteşarım,

Sizinle ülkemizin geleceği ve dünyadaki gelişmeler hakkında görüş alışverişinde bulunmak ve engin görüşlerinizden faydalanmak üzere birkaç defa randevu aldım. Ancak, işlerinizin yoğunluğu sebebiyle görüşme fırsatı bulamadım.

Federico Mayor’un Bilim ve İktidar kitabında bilgi ahlakından bahsedilmekte ve herhangi bir konuda bilgi sahibi olmanın, beraberinde ahlaki bir yükümlülük getirdiği belirtilmektedir. Kitapta, “Bir fırtınanın yaklaşmakta olduğundan bizi haberdar etmeyen bir meteorologun, bulgularının acil mahiyeti konusunda bizi bilgilendirmeyen bir klinik tahlilcisinin veya özellikle tersine çevrilemeyecek sonuçların ortaya çıkmasının muhtemel olduğu durumlarda sessiz kalmayı seçen bilim adamının” kamu vicdanında ağır sorumluluk altında kalacağı ifade edilmektedir. Bu düşünceye katıldığımdan ülkemizin dünyadaki değişim ve gelişmelere uyum sağlaması için gerekli hazırlıklar yapılmadıkça ikinci sınıf bir dünyada yer alacağımıza ve ilelebet varlığımızı sürdüremeyeceğimize olan inancımı size aktarmak istedim.

Her tartışma platformunda ifade edildiği gibi dünyada hızlı bir değişim yaşanmakta ve Bilgi Toplumu’na doğru gidilmektedir. ABD, Japonya, Almanya, Fransa ve İngiltere gibi gelişmiş ülkelerin yanında  Portekiz, G. Kore, Singapur, Filipinler ve Malezya ve diğer gelişmekte olan ve geleceklerini tesadüflere bırakmayan ülkeler Bilgi Toplumu’na geçiş için planlı bir çalışmanın içerisindedirler. Hemen hemen hepsinde Bilgi Toplumu’na hazırlık konusunda stratejileri belirleyen bir kurul ya da komisyon vardır. Bu kurullar, Japonya, Malezya, G. Kore ve Filipinler’de olduğu gibi bazı ülkelerde doğrudan Başbakan’ın başkanlığında görev yapmakta, diğerlerinde ise Başbakan’a ya da devlet bakanına bağlı danışma birimleri olarak görev yapmaktadırlar.

Ülkemizde Bilgi Toplumu’na hazırlık konusunda koordineli bir çalışma olmadığı kanaatindeyim.  Bakanlıkların ve bazı kuruluşların birbirinden bağımsız olarak yürüttükleri devletin yeniden yapılanması, Devlet Bilgi Sistemi kurulması, Ulusal Bilgi Altyapısı Ana Planı çalışması, Internet Üst Kurulu, Kamu-Net Üst Kurulu kurulması gibi kamu kuruluşlarının  çalışmaları yanında Türkiye Bilişim Vakfı başta olmak üzere çeşitli gönüllü kuruluşların yenilikleri yakalama gayretleri birbirinden bağımsız yürütüldüklerinden ve ülkemizin genel bir stratejisi olmadığından Bilgi Toplumu’na  hazırlanma çalışmaları bir ivme kazanamamaktadır.

Ülkemizi Bilgi Çağı’na hazırlayacak her türlü faaliyeti yönlendirecek, kamu ve özel kesime hedef belirleyecek, ülkenin geleceğini planlayıp gelişmeleri koordine edebilecek özelliklere ve yetkilere sahip hem kamu hem de özel kesimin temsil edildiği “Bilgi Toplumuna Hazırlık Kurulu” adı altında bir kurum kurulmalıdır. Aksi takdirde değişim ve dönüşümün çok hızlı olduğu günümüzde boş yere zaman ve kaynak israfı yapılmış olur.

Böyle bir kurulun kurulması siyasi kararlılıkla sağlanabilir. Ancak bildiğim kadarı ile mevcut hükümetin bu konuda belirli bir politikası yoktur. Zaman kaybetmemek için, DPT sekreteryalığını yaptığı ve doğrudan başbakanın başkanlığında görev yapan “Yüksek Planlama Kurulu”nun,  Bilgi Toplumuna Hazırlık Kurulu kuruluncaya kadar hükümetleri yönlendirmesi mümkündür.

 YPK, ülkenin iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmasını planlamak ve politik hedeflerin tayininde bakanlar kuruluna yardımcı olmakla görevli olmasına rağmen yıllardır ağırlıklı olarak ekonomik konularda çalışmalar yapmaktadır. Ekonomide asıl başarının yetenek, eğitim ve bilgiye yönelik sosyal yatırımlarla sağlanacağı açıktır.

YPK da, 21.nci yüzyılın hızla büyüyen endüstrileri olan; mikroelektronik (rasgele erişimli bellek, mikro işlemci vb.), biyoteknoloji, iletişim (fiber optik ve uydu iletişimi),  yeni malzemeler üretimi gibi bilgi ve yüksek teknolojiye dayalı sanayilere ağırlık verecek ekonomik kararların alınması ve ülkemizin Bilgi Toplumu’na hazırlanması amacıyla hedeflerin belirlenmesi sağlanabilir.

Saygılarımla.    

Hasan Çoban  

20.Nisan.1998

D6                                                                                                                             

Sayın Ali Kırca,

 Her tartışma platformunda ifade edildiği gibi dünyada hızlı bir değişim yaşanmakta ve Bilgi Toplumu’na doğru gidilmektedir. ABD, Japonya, Almanya, Fransa ve İngiltere gibi gelişmiş ülkelerin yanında  Portekiz, G. Kore, Singapur, Filipinler ve Malezya ve diğer gelişmekte olan ve geleceklerini tesadüflere bırakmayan ülkeler Bilgi Toplumu’na geçiş için planlı bir çalışmanın içerisindedirler.

 Ülkemizde Bilgi Toplumu’na hazırlık konusunda koordineli bir çalışma olmadığı kanaatindeyim.  Bakanlıkların ve bazı kuruluşların yürüttükleri devletin yeniden yapılanması, Devlet Bilgi Sistemi kurulması, Ulusal Bilgi Altyapısı Ana Planı çalışması, İnternet Üst Kurulu, Kamu-Net Üst Kurulu kurulması gibi kamu kuruluşlarının  çalışmaları yanında Türkiye Bilişim Vakfı başta olmak üzere çeşitli gönüllü kuruluşların yenilikleri yakalama gayretleri birbirinden bağımsız yürütüldüklerinden ve ülkemizin genel bir stratejisi olmadığından Bilgi Toplumu’na  hazırlanma çalışmaları bir ivme kazanamamaktadır.

 Ülkemizi Bilgi Çağı’na hazırlayacak her türlü faaliyeti yönlendirecek, kamu ve özel kesime hedef belirleyecek, ülkenin geleceğini planlayıp gelişmeleri koordine edebilecek özelliklere ve yetkilere sahip hem kamu hem de özel kesimin temsil edildiği “Bilgi Toplumuna Hazırlık Kurulu” adı altında bir kurum kurulmalıdır. Aksi takdirde değişim ve dönüşümün çok hızlı olduğu günümüzde boş yere zaman ve kaynak israfı yapılmış olur.

 ATV’de hazırlayıp sunduğunuz Siyaset Meydanı programında 9.Mayıs.1998 tarihinde sunulan değişim konusu son derece güncel ve ülkemiz açısından hayati bir öneme sahipti. Çünkü tarihte örnekleri görüldüğü gibi değişemeyen ve zamanın şartlarına uyum sağlayamayan milletler ve ülkeler yok olup gitmişlerdir. Ya değişim ya ölüm lafından da anlaşılması gereken budur. Bu yüzden büyük heyecan duydum. Genelde geç saatlere kadar televizyon seyretme alışkanlığım olmamasına rağmen, köklü bir değişimin ülkemizin kaderini değiştireceğine inandığımdan programınızı seyretmeye karar verdim.

 Programı ülkemizde yapılması şart olan değişimleri başlatacak bir anlayışa doğru yol alan bir balona benzettim. Burada yolculuğa başlanılarak, bu ülkeyi seven ve ülkemizin gelecek çağda hak ettiği yeri alması için gayret gösteren herkesin balonun ateşini biraz daha canlandıracağı ve umut vaat eden günlere doğru hızla gidileceğini düşündüm.

 Program büyük bir heyecanla başladı. Yalım Erezin “Ya değişim Ya ölüm” sözleri umut dolu ve heyecan verici idi. Tamam işte, sonunda yola koyulduk, artık bu ülkeyi kimse durduramaz dedim kendi kendime. Diğer konuşmacılar söz aldıklarında Erez’e hak verdiklerini zaten yıllardır değişimden bahsedildiğini vurguladıktan sonra, deşişimden habersiz yıllardır gündeme getirdikleri ama kimsenin dikkate almadığı mutat konuşmalarını yapmaya başladılar. Her konuşmacı balona biraz daha ateş vermek yerine farkına varmadan bir iğne batırdılar. Yanlış anladımsa beni bağışlasınlar. Çünkü, orada bulunanların hepsinin, Ersin Arıoğlu hariç, değişimden anladıkları mevcut sistemin iyileştirilmesi idi Bayram Meral özelleştirmenin işçiyi mağdur edeceğinden, Muharrem Kayhan ekonomik istikrardan, Rıdvan Budak işten, emekten sömürüden bahsetti. Vs. vs. Diğerlerinin neler söylediklerini burada tekrarlamaya lüzum görmüyorum. Dünya bu konuları çoktan aştı, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler özelleştirmeyi çoktan bitirdiler. Siyasi sistemler çöktü,  bloklar değişti. Dünyanın gündeminde artık yeni çağa hazırlık planları var.   

 Siz şevkinizi kaybetmeden balonda açılan delikleri kapatmak için büyük bir gayret gösteriyor ve her konuşmacıya söz verirken kimseye sadede gelelim beyler deme nezaketsizliği göstermeden, sözü evirip çevirip değişim üzerine getiriyor, değişim için ne yapılması gerektiği hakkında somut görüş almak istiyordunuz. Ama Gayretleriniz boşuna idi. Herkes bildiği konuda fikir yürütüyordu. Son konuşmacı giriş yaptıktan sonra tam dünyadaki değişimlerden  bahsetmeye başlayacakken bu defa siz onun sözünü kesip bu konuları herkesin bildiğini belirterek sözü yine Yalın Erez’e verdiniz. Sanırım siz de ya pes ettiniz ya da konuşmacıların etkisi ile hipnotize oldunuz ve oradaki çoğunluğa katıldınız. İşin acı olan tarafı da bu ya, dünyadaki gelişmeleri bazı aydınlarımız biliyor ama bir şey yapılamıyor. Hepimizin basireti bağlanmış dünyadaki değişim ve yenilikleri görmezlikten geliyoruz.

 Yalın Erez ikinci söz alışında, değişim hamlesi çıkışının yanlış anlaşıldığını, herkesin yeni bir siyasi oluşumu başlatmak ve lider olmak için bunu yaptığını söylediklerini ve kendisini yanlış anladıklarını belirterek serzenişte bulundu. Eğer, Aziz Nesin’in dediği gibi bu milletin yarısı aptalsa, diğer yarısı da akıllıdır. Herkesin Yalın Erez’i yanlış anlaması mümkün değildir.

 Konuşmalar ilerledikçe konu daha da aydınlandı. Orada bulunanların görüş birliğine vardığı konular; mevcut siyasi oluşumun ülkenin problemlerine çözüm getiremeyeceği, siyasi partiler ve seçim kanunun değişmesi, yeni bir oluşumun başlatılması gerektiği üzerinde idi. Anlaşılan oydu ki yeni bir siyasi oluşumun temelleri atılacaktı. Gördüğüm kadarı ile oradakilerin gelecekle ilgili vizyonları yoktu. Yeni bir oluşum olsa bile. Şimdiki durumdan farklı olmayacağını gözüküyordu.

 Balon iyice sönmüştü. Zirveye ulaşmak için yola koyulan, yukarı çıktıkça gözünde hedefin daha da uzaklaştığı ve soğuktan uyuştukça uykusu gelen bir dağcı gibi benimde göz kapaklarım ağırlaştı. Televizyonu, programın yarısında kapattım. Zaten hedef de gözükmüyordu. Vizyonun olmadığı yerde hedef olur mu?.

 Gelecekte ülkemizde yaşayacak herkesin geleceğini hazırlama hakkının olduğunu düşünüyorum. Dünya Bilgi Çağına doğru gittiğine göre, bizim de gelecek çağda layık olduğumuz yeri olmamız için Bilgi Toplumu olmanın asgari şartlarını yerine getirmemiz gerekmektedir. Bilgi Toplumu olabilmek için ne gibi değişimler yapılması ve politikalar belirlenmesi konusunda bir açık oturum yaparsanız ülkemiz açısından daha faydalı olacağı kanaatindeyim. Sizinde bildiğiniz gibi siyasetle yatıp siyasetle kalkmak geri kalmış ülkelerin özelliklerindendir. Gelişmiş ülkelerde insanlar genellikle ellerindeki projeleri nasıl daha iyi yapabileceklerini tartışmaktadırlar.

Saygılarımla.

12.05.98

Hasan Çoban

Uzman

DPT